KÜRESEL ISINMA

Posted on 15 June 2008

İnsanlığın yerleşik yaşama geçişinden bu yana, dünya iklimi neredeyse değişmeyen bir gidiş izliyor; sıcaklıklarda herhangi bir ciddi değişim olmuyor. Bu nedenle bizler de gerek hava sıcaklıklarının gerekse iklim desenlerinin dünya tarihi boyunca hep aynı kaldığını, değişmediğini düşünüyoruz, Ne var ki iklimbilimcilerin bulguları hiç de böyle olmadığını gösteriyor. Gerçekte dünya iklim sistemi, durgun bir yapıda olmaktan çok uzak. Yüzlerce milyon yıllık sıcak dönemler, bunların ardından gelen onlarca milyon yıllık soğuk dönemler; soğuk dönemlerin içinde yüz bin yıllık periyotlarda ve yaklaşık on bin yıl süren ılık vahalar ve bunların içinde de onlarca ya da yüzlerce yıl süren görece hafif, soğııklu sıcaklı birçok dönem var. Kısacası dünya zaman zaman değişen sürelerle hem ısınıyor hem de sonra yeniden soğuyor.

Örneğin son bir milyar yıl içinde yaklaşık 250 milyon yıl süren sıcak dönemlerin ardından gelen dört büyük soğuk dönem oldu. Sıcak dönemlerde, Dünyanın ortalama sıcaklığının 22°C kadar olduğu sanılıyor; bugünkünden 7oC daha fazla! Bu dönemlerde kıtalar bugünkü yerlerine oturmamıştır. Karaların iç bölgelerinde ılık ve sığ denizlerle bataklıklar vardır; deniz düzeyleri yüksektir, kutuplarda buz bulunmaz; oraları da bitkiler ve ormanlarla kaplıdır. Bu sıcak dönemler, bir süre sonra soğuk ama daha kısa süren dönemlerle kesiliyorlar. Bu köklü iklim değişimi de birkaç yüz yıl gibi kısa bir sürede oluyor. Gezegenimiz, son olarak, yaklaşık 50 milyon yıl önce soğuk bir döneme girdi. Aslında şu anda hâlâ onun içindeyiz. Bu dönemde hava sıcaklıkları düştü, kutuplardan başlayarak orta enlemlere değin uzanan buz tabakaları kapladı dünyayı. Canlıların doğal yaşam alanları değişti. Yeni koşullara uyum sağlayamayan türler yok oldu; yeni türler ortaya çıktı. Bu soğuk çağda, yüz bin yıl arayla görülen ve yaklaşık 10 bin yıl süren kısa dönemlerin dışında dünya sürekli soğuk oldu.

Peki bu periyodik ısınma ve soğumaların nedeni nedir? 250 milyon yıllık sıcak ya da yüz bin yıllık soğuk dönemlere yol açan güçlü etkiler nelerdir? İklimbilimciler de çok uzun zamandır bu sorulara yanıt arıyorlar, İlk soruya daha yanıt bulabilmiş değiller. Ancak ikincisi için bazı ipuçları var.
1930′lu yıllarda Sırp bilim adamı Milutin Milankoviç, Dünya’nın GüneÅŸ çevresindeki elips biçimli yörüngesinin, 95 000 yılda bir basıklaÅŸtığını gösterdi. Bu periyot akla hemen, yüz bin
yıllık buz caÄŸlarını getiriyor. Yörüngedeki bu deÄŸiÅŸimin yanı sıra Milankoviç, Dünya’nın ekseninde de 41 000 yıllık periyodu olan doÄŸrusal bir kayma ile 23 000 yıllık periyodu olan dairesel bir sapma daha olduÄŸunu buldu. Günümüz bilim adamları dünyanın bu hareketlerini bilmekle birlikte, bunların Dünya’nın deÄŸiÅŸken iklimiyle olan iliÅŸkisini daha tam olarak kuramadılar.
Kimi iklim bilimciler, kıta kayma hareketlerinin ve daÄŸ oluÅŸumlarının iklim deÄŸiÅŸimlerinde bir etkisi olabileceÄŸini düşünüyor. Çünkü bu tür hareketler okyanuslardaki akıntı sistemlerini ve atmosferdeki rüzgârları etkiler. Kimi bilim adamları da yanardaÄŸ etkinliklerindeki periyodik bir aşırılığın iklim sistemini etkileyebileceÄŸini savunuyorlar. YanardaÄŸ patlamalarıyla atmosfere çok büyük miktarlarda toz yükselir. Bu tozlar, güneÅŸ ışınlarının geçiÅŸini engelleyen bir tabaka oluÅŸturur ve böylece dünyanın sıcaklığı da düşer. 1991′de Filipinler’deki Pinatubo yanardağının patlaması yüzünden bir yıl boyunca dünyanın ortalama sıcaklığı 1°C kadar düşmüştü. Bunlardan baÅŸka GüneÅŸ lekeleriyle iklim olayları arasında bir iliÅŸki arayan bilim adamları da var. Gerçekten de GüneÅŸ’in manyetik alanındaki deÄŸiÅŸimler ve GüneÅŸ lekeleri, yayılan enerji miktarını etkiler. Bu da doÄŸal olarak Dünya’nın aldığı enerji miktarının deÄŸiÅŸmesine yol açar.

SoÄŸuma ve ısınmaların nedenleri daha anlaşılabilmiÅŸ deÄŸil; ama son bir milyon yılda dünyayı en azından dokuz kez buz tabakalarının kapladığı biliniyor. Bugün aslında, bundan elli milyon yıl önce baÅŸlamış olan soÄŸuk dönemin içindeki kısa süreli sıcak vahalardan birindeyiz: Büyük bir olasılıkla da vahanın sonu görünmeye baÅŸladı. Amerika ve Avrupa’nın ortalarına deÄŸin gelen buz tabakaları, bundan 18 000 ile 14 000 yıl önce çekilmeye baÅŸladılar. Buzların çekilmesi ısınmanın ilk belirtileriydi. Bu kısa ılık dönemin en yüksek sıcaklıklarına 8000 yıl kadar önce ulaşıldı; hava bugünkünden yalnızca 1-2°C daha sıcaktı. Dört bin yıl kadar önce sıcaklık düşüşleri baÅŸladı. Tabii ki arada kısa süreli görece ılık dönemler oldu. ÖrneÄŸin bin yıllarındaki böyle bir ısınma sırasında, Vikingler İzlanda’ya ve o zamanlar yeÅŸil olan Grönland’a gidip koloniler kurdular; hatta Amerika’ya bile gittiler. Ama sonra soÄŸukların geri gelmesiyle Grönland buzla kaplandı ve koloniler de çöktü.

Bilim adamlarına göre dünya ÅŸu anda artık soÄŸuma eÄŸiliminde olmalı. Ancak son yüz elli yıllık gözlemler, bir ÅŸeylerin sanki ters gittiÄŸini gösteriyor. On dokuzuncu yüzyılın ortalarından 1940′a deÄŸin, dünyanın özellikle kuzey yarım küresinde belirgin bir ısınma gözlenmiÅŸti. Sonra, 1940′tan baÅŸlayıp 1960′lı yılların sonuna deÄŸin süren yaklaşık 0,25°C’lik bir soÄŸuma yaÅŸandı. Bu dönemde Alaska ve İskandinavya’daki buzulların geri çekilmesi durdu. Hatta İsviçre’dekiler ilerlemeye bile baÅŸladılar. Ne var ki 1970′li yıllarda dünya yeniden ısınmaya baÅŸladı. Kasım 1976′da iklimbilimci Dr. Wallace S. Broecker “Yirmi-otuz yıl sürecek, hızlı bir ısınma döneminin başında olabiliriz. EÄŸer doÄŸal soÄŸuma eÄŸilimi sona erdiyse, küresel sıcaklık büyük bir artış gösterecektir… bu ısınma 2000 yılında, dünyanın ortalama sıcaklığını son bin yılın en üst düzeyine çıkartabilir” demiÅŸti. Bugünkü durum ortada: AÄŸaç halkaları, buz örnekleri, mercanlar ve okyanus tabanlarından alınan örnekler üzerinde yapılan incelemeler, 1997 yılının son 1200 yıllık dönem içindeki en sıcak yıl olduÄŸunu ortaya koydu. 1998 ise 1997′den bile daha sıcak geçti.

ISINIYORUZ

Bugün dünyanın en soÄŸuk bölgesi neresidir sorusuna verilecek yanıt, kuÅŸkusuz Antarktika’dır. Avustralya’nın iki katı büyüklüğündeki bu kıtanın hemen hemen tümü (% 98) buzla kaplıdır. Yaklaşık yüz milyon yıl önce süper kıta Gondwana’dan kopan kıta yavaÅŸ yavaÅŸ bugünkü yerine oturdu. OluÅŸumundan sonra çok uzun bir süre üzerinde buz bulunmayan Antarktika’da yaklaşık on beÅŸ milyon yıldır deÄŸiÅŸmeyen bir buz takkesi bulunuyor.
Kıtayı kaplayan buz tabakası, gelen güneÅŸ ışınlarının %80-85′ini geri yansıtır. Antarktika’nın günümüzde bu denli soÄŸuk olmasının temel nedeni budur. Buz tabakasının ortalama kalınlığı 1,5 km’dir ama bu kalınlığın 4,5 km’yi aÅŸtığı yerler de vardır. Dünyadaki buzların % 90′ı (yaklaşık 30 milyon kilo-metreküp), Antarktika’da bulunur ve bu buzlar, dünyadaki temiz suların % 70′ini içerir.

Bu yapısıyla, Antarktika’nın dünya iklimi içinde önemli bir yeri vardır. Her ÅŸeyden önce kıta, dünya iklim sisteminin soÄŸutucu birimidir. SoÄŸutma etkisinin dünya rüzgâr desenlerinin oluÅŸumunda önemli bir yeri vardır. Bu etkinin yanı sıra Antarktika’nın okyanusla olan iliÅŸkisi de çok önemlidir.
Dünyadaki iklimin en önemli öğelerinden biri de bilim adamlarının taşıyıcı bant adını verdikleri okyanus akıntı sistemidir. Mobius ÅŸeridine benzer biçimdeki akıntı, kimi zaman dipten kimi zaman da yüzeyden gider. Dünyadaki tüm ırmaklarda akan suların yirmi katı kadar su taşıyan bu akıntı sistemi İzlanda yakınlarında soÄŸur ve yoÄŸunlaÅŸarak dibe batar. Yön deÄŸiÅŸtiren akıntı dipten, güneye, Afrika’ya, doÄŸru ilerler.

Afrika’nın güneyinde, Antarktika yakınlarında, akıntı iki kola ayrılır. Kollardan biri Avustralya’nın doÄŸusundan geçerek Pasifik Okyanusu’nun kuzeyine yönelir. Yol boyunca ısınır ve yüzeye çıkar; sonra ABD’nin batı kıyılarını izleyerek güneye iner ve Avustralya’nın kuzeyinden geçer. Öteki kol Hint Okyanusu’nda bir çember çizer; ısınan ve yüzeyden akan sular Avustralya’nın batısında birinci kolla birleÅŸir. Ondan sonra taşıyıcı bant tek bir büyük kol biçiminde Afrika’nın batısından geçerek kuzeye yönelir. Yol boyunca buharlaÅŸma nedeniyle suları azalan akıntının tuz oranı yükselmiÅŸtir; kuzeye yaklaÅŸtıkça da soÄŸur. İzlanda yakınlarında bu soÄŸuk ve yoÄŸun sular dibe batar. Böylece döngü tamamlanır.
Taşıyıcı bant, okyanuslar arasında su ve ısı alışveriÅŸini saÄŸlar. Bu sistem sayesinde Pasifik ve Hint Okyanuslarının sıcak suları Atlantik’e taşınır. Bu sırada yüzeyden giden akıntının üzerindeki hava da ısınır ve akıntının yakınından geçtiÄŸi karaların iklimi yumuÅŸar. ÖrneÄŸin Kuzeybatı Avrupa, taşıyıcı bant sayesinde yaklaşık 10°C daha sıcak olur.

Güney yarımkürede yaz mevsimi geldiÄŸinde, Antarktika’da eriyen buzların soÄŸuk suları da dibe çöker ve taşıyıcı banta katılır; sonra da kuzeye yönelir. Bu nedenle Antarktika, hem soÄŸukluÄŸu hem de taşıyıcı banta aktardığı soÄŸuk suları nedeniyle dünya iklim sisteminin dengesi açısından çok önemlidir.

Son yıllarda bilim adamları kıtanın iç bölgelerinin aldığı yağış miktarında bir artış, bunun yanında kıyılarındaki buz hacminde de bir azalış gözlüyorlar. Buz hacmindeki benzer bir azalma Arktik Denizi’yle dünyanın orta ve alçak enlemlerindeki buzullarda da kendini gösteriyor. ÖrneÄŸin Afrika’da Kilimanjaro Dağı’ndaki buzul, 20. yüzyılda kütlesinin yaklaşık dörtte üçünü yitirdi. Aynı dönemde Kafkaslar’daki buzulların kütlesi yarıya indi. Çin-Rusya sınırında, Tiyken Åžan DaÄŸları’ndaki buzullarsa son kırk yılda yaklaşık % 20 küçüldüler.

Yirminci yüzyılda denizlerin düzeyi 10-25 cm kadar yükseldi ve günümüzde de her yıl yaklaşık 2 mm yükseliyor. Bunun 0,2-0,6 mm kadarı okyanusların ısıl genleÅŸmesinden (tıpkı yazın ısınan elektrik hatlarının sarkması gibi) kaynaklanıyor. Yükselmenin geri kalan bölümünün, buzların ve buzulların erimesi yüzünden olduÄŸu sanılıyor. Bilim adamları bu durumu kaygıyla izliyorlar. Ama onları daha da kaygılandıran olay, buzulların erime hızının son yıllarda giderek artıyor olması. ÖrneÄŸin Yeni Zelanda’daki buzullar yalnızca yirmi yılda kütlelerinin dörtte birini yitirdiler. İspanya’da 1980′de yirmi yedi olan buzul sayısı bugün on üçe düşmüş durumda. Peru Andları’ndaki Qori Kalis buzulu, 1963-78 yılları arasında, yılda dört metre kadar geri çekilirken, 1995′te buzulun yıllık geri çekilme hızı otuz metreye ulaÅŸtı. Bilim adamlarına göre buzullardaki bu erime, bir tek ÅŸeyi gösteriyor; küresel bir sıcaklık artışını.

Sıcaklık artışının tek göstergesi buzulların erimesi deÄŸil kuÅŸkusuz. Göllerin su sıcaklıklarındaki artışlar ya da atmosferde sıcaklığın 0°C’ye düştüğü yüksekliÄŸin, 1970′ten bu yana her yıl, 4,5 m kadar artması da birer gösterge. Ancak dünya sıcaklığındaki artışı, en belirgin olarak gözler önüne seren kanıt, yaklaşık 140 yıldır dünyanın birçok yerinde tutulan sıcaklık kayıtları. Bu kayıtlar incelendiÄŸinde, 1860-2000 yılları arasında küresel sıcaklığın yaklaşık 0,5-0,7°C yükselmiÅŸ olduÄŸu görülüyor. Sıcaklığın en hızlı arttığı dönem de son yirmi yıllık dönem.
Bir dereceden bile küçük bu artışın aslında pek de önemli bir artış olmadığı düşünülebilir. Ancak 1500′lü yıllarda baÅŸlayıp 1800′lü yıllara deÄŸin süren ve Avrupa’da Küçük Buz Çağı olarak anılan soÄŸuk dönemde, ortalama küresel sıcaklık, bugünkü deÄŸerinin yalnızca 1°C altındaydı. Günümü/den 12 000 yıl kadar önce sona eren, son buzul çağındaysa dünyanın ortalama sıcaklığı bugünkü düzeyinden yalnızca 5°C daha düşüktü. Bize sayı olarak pek küçük gelen bu sıcaklık deÄŸiÅŸimlerinin, iklim kuÅŸaklan, canlıların doÄŸal yaÅŸam alanları ve insanların toplumsal yaÅŸamları üzerinde gerçekte büyük etkileri olur.

ATMOSFER

GüneÅŸ sisteminde, Merkür dışındaki tüm gezegenlerde, hatta kimi gezegenlerin uydularında bile atmosfer bulunur. Bu atmosferlerin kalınlığı, içerdiÄŸi gazlar ve yapısı gezegenden gezegene deÄŸiÅŸir. ÖrneÄŸin Mars’ta, karbon dioksitten (CO2) oluÅŸan ince ve soÄŸuk bir atmosfer vardır. Öte yandan Venüs’te baÅŸta yine CO, olmak üzere, azot, kükürt dioksit ve su buharından oluÅŸan çok yoÄŸun ve sıcak bir atmosfer bulunur. Mars’ın yüzey sıcaklığı -130°C’ye kadar düşerken Venüs’te sıcaklık 500°C kadardır. Mars’ın atmosferi çok incedir ve GüneÅŸ’ten gelen yüksek enerjili morötesi ışınları engelleyecek bir yapıda deÄŸildir. Öte yandan Venüs’ün atmosferindeki bulut tabakası öylesine kalındır ki yüzeyden GüneÅŸ’i görmek olanaksızdır. Her iki gezegenin atmosferi de bugün için hem insanlar hem de Dünya’daki baÅŸka canlılar açısından -kimi mikroorganizmalar dışında- bu gezegenleri yaÅŸanamaz kılıyor. Yeryüzünde yaÅŸam, atmosferimizin oluÅŸturduÄŸu uygun koÅŸullar sayesinde baÅŸlamış ve onun deÄŸiÅŸimleriyle birlikte evrim geçirerek biçimlenmiÅŸtir.

Bilim adamları, oluÅŸumunun ilk aÅŸamalarında Dünya’nın bir atmosferi bulunmadığını düşünüyorlar. Tektonik hareketlerin sonucunda Dünya’nın iç kısımlarından gelen gazların zamanla bir atmosfer oluÅŸturduÄŸu var sayılıyor. Bu ilk atmosferin içeriÄŸi ve yapısı bugünkünden çok farklıydı. ÖrneÄŸin oksijen yok denecek kadar azdı; bir ozon tabakası da yoktu.
Günümüzde dünya atmosferini oluşturan temel gazlar azot (N2) ve oksijendir (O2). Bu iki gazın yanı sıra argon (Ar), karbon dioksit (CO2), metan (CH4), su buharı (H2O), eser miktarda başka gazlar ve havada asılı küçük parçacıklar, ayresoller, bulunur. Atmosferimiz, birbirinden farklı özellikler gösteren katmanlardan oluşur. Gazların, her katmandaki oranları değişiktir. Ama ilk yüz kilometre boyunca azotun (% 78) ve oksijenin (% 20,5) oranlan pek değişmez. Yükseklik arttıkça katmanlardaki gazların yoğunluğu (metreküpteki atom ya da molekül sayısı) da düşer.

Atmosferin ilk ve en yoÄŸun tabakası troposferdir. Troposferin kalınlığı yalnızca 10-15 km’dir ama atmosferdeki gaz kütlesinin % 85′i de bu katmanda bulunur. Burada yükseklik arttıkça sıcaklık azalır; en üst kısımları -60°C kadardır. Atmosferdeki su buharının hemen hemen tümü buradadır. Troposferin üzerinde yaklaşık 50 km kalınlığındaki, kuru ve daha az yoÄŸun stratosfer yer alır. Stratosferin ilginç bir özelliÄŸi vardır; troposferin tersine, sıcaklık yükseklikle birlikte artar. GüneÅŸ’ten gelen morötesi ışınlar, stratosferin üst kısımlarındaki (35-48 km arası) iki atomlu oksijen moleküllerini parçalar. Ama oksijen atomları, bu kez ozon (O3) oluÅŸturacak biçimde yeniden birleÅŸirler. OluÅŸan ozon tabakası, GüneÅŸ’ten gelen ve Dünya’daki yaÅŸam için tehlikeli olan morötesi ışınların geçiÅŸini engeller. Stratosferden sonra sırasıyla mezosfer, termosfer ve iyonosfer yer alır. Uzaydan bakıldığında, dünyamızın yaydığı enerjinin dalgaboyuyla, -18°C’deki bir cisimden yayılan enerjinin dalgaboyunun aynı olduÄŸu görülür. Ne var ki Dünya’da ortalama yüzey sıcaklığı 15°C’dir. Bu durum, ısının yer yüzüyle atmosferin alt katmanları arasında tutulduÄŸunu gösterir. Gerçekten de GüneÅŸ’ten Dünya’ya gelen enerji, troposferde tutulur. Atmosfer olayları diye adlandırdığımız rüzgâr, yaÄŸmur, dolu, fırtına vb. olaylar hep bu en alt ve en yoÄŸun tabakada olur.

SERA ETKİSİ

GüneÅŸ’in iç bölgelerinde oluÅŸan füzyon tepkimeleri sırasında, çok büyük miktarlarda enerji açığa çıkar. Bu enerji yavaÅŸ yavaÅŸ GüneÅŸ’in yüzeyine doÄŸru iletilir ve oradan da bütün dalgaboylarındaki elektromanyetik dalgalar biçiminde uzaya yayılır. GüneÅŸ sistemindeki gezegenler, büyüklüklerine ve GüneÅŸ’e olan uzaklıklarına göre, bu enerjinin küçük bir bölümünü paylaşırlar -geri kalanı, uzayda yayılmayı sürdürür.

Dünya’ya gelen ışınların yaklaşık dörtte biri, bulutlardan yansıyarak uzaya döner. Geri kalan enerjinin yaklaşık dörtte birini (% 28) stratosferdeki ozon tabakasıyla troposferdeki bulutlar ve su buharı soÄŸurur. Atmosferin soÄŸurduÄŸu ışınların % 9()’ı bizim göremediÄŸimiz kızılötesi ve morötesi ışınlar, % 10′u da görünür ışındır. Bir baÅŸka deyiÅŸle atmosfer, GüneÅŸ’ten gelen görünür ışınların onda dokuzunun yeryüzüne geçiÅŸini engellemez. Yeryüzüne ulaÅŸan bu ışınlar da onu ısıtır. Tropikal kuÅŸaktan yükselen sıcak hava kutuplara doÄŸru, soÄŸuk kutup havası da yüzeye inip ekvatora doÄŸru yönelir. Böylece atmosfer olayları, su çevrimi, karbon çevrimi vb. süreçler iÅŸleyerek dünyada yaÅŸamın sürmesi saÄŸlanır.
Gelen ışınlarla ısınan Dünya, tıpkı dev bir radyatör gibi davranmaya baÅŸlar. Ancak bu ısıyı GüneÅŸ gibi tüm dalgaboyların da yayamaz; yalnızca kızılötesi ışınlar biçiminde yayabilir. Ne ki yüzeyden yayılan bu ışınların yalnızca küçük bir bölümü uzaya gidebilir. Çünkü atmosferdeki su buharı, karbondioksit ve metan molekülleri bu ışınları soÄŸurur; sonra da yüzeye doÄŸru yansıtır. Böylece Dünya’nın yüzeyi ve troposfer, olması gerekenden daha sıcak olur. Bu olay, GüneÅŸ ışınlarıyla ısınan ama içindeki ısıyı dışarıya bırakmayan seraları andırır ve bu nedenle de doÄŸal sera etkisi olarak bilinir.

Bu sürecin başlıca aktörleri olan, su buharı, karbon dioksit ve metan da sera etkisi yapan gazlar ya da kısaca sera gazlan olarak anılırlar. Bunların yanı sıra azot oksit (NO) ve kloroflorokarbonlar (CFC) da sera etkisi yapar. Ancak bunların atmosferdeki oranları çok küçüktür.
Dengeli bir sera etkisinin Dünya’daki yaÅŸam için büyük bir önemi vardır. Çünkü dünyayı sıcak ve yaÅŸanabilir kılar. EÄŸer bu etki olmasaydı yeryüzünde ortalama sıcaklık -18°G dolayında olurdu. Tıpkı Mars’takine benzer bir durum. Öte yandan ÅŸiddetli bir sera etkisi de Dünya’yı çok sıcak bir gezegen yapabilir; tıpkı Venüs gibi. Sera etkisinin, Dünya’yı olduÄŸundan daha sıcak yapmasının yalnızca insan için deÄŸil tüm canlı türleri için yaÅŸamsal bir önemi vardır. Hatta Dünya’da yaÅŸamın baÅŸlamasının bile sera etkisiyle belki bir iliÅŸkisi olabilir.
1970′li yılların başında ABD’deki Cornell Üniversitesi’nden iki bilim adamı, Garl Sagan ve George H. Mullen, ilginç bir düşünce ortaya attılar. Dünya’da okyanusların yaklaşık 3,8 milyar yıldır var olduÄŸu ve en basit yaÅŸam biçimlerinin de bu okyanuslarda yaklaşık 3,5 milyar yıl önce ortaya çıktığı tahmin ediliyor. Ayrıca aynı dönemde oluÅŸumunun ilk aÅŸamalarındaki GüneÅŸ’in, bugünkünden % 30 daha sönük olduÄŸu ve çevresine daha az enerji yaydığı da biliniyor. SaÄŸan ve Mullen’in düşüncesine göre, o dönemde GüneÅŸ’ten gelen enerji miktarı, Dünya’yı bugünkü gibi ısıtamayacak ve okyanuslardaki suların da sıvı olarak bulunmasına olanak vermeyecek denli azdı. Bu durumda okyanusların donması ve yaÅŸamın da ortaya hiç çıkamaması gerekirdi. Ama hiç de öyle olmadı. Çünkü o dönemde atmosferin yapısı ve içeriÄŸi bugünkünden çok farklıydı. GüneÅŸ’ten gelen yetersiz enerjiye karşın Dünya’nın yüzeyi, suların sıvı kalmasını saÄŸlayacak denli sıcaktı. Bunun nedeni de günümüzdekinden çok daha ÅŸiddetli bir sera etkisinin yaÅŸanıyor olmasıydı. O dönemde atmosferdeki CO, oranı bugünkü düzeyinin 100-1000 katıydı. Zamanla oksijen üreten alglerin ve fotosentez yapan kara bitkilerinin ortaya çıkmasıyla bu oran giderek düştü. Atmosferin içeriÄŸi deÄŸiÅŸmeye baÅŸladı; canlılar sayesinde atmosferdeki karbon dioksit sürekli azalırken oksijen miktarı arttı.

Bu düşüncenin kanıtlanması olanaklı deÄŸil. KuÅŸkusuz baÅŸka bilim adamları sera etkisini dışlayan deÄŸiÅŸik senaryolar üretebilir. Ama Sagan’la Mullen’in senaryosunda aksayan bir yan da yok. Atmosferimizin içeriÄŸinin, milyarlarca yıllık dünya tarihi boyunca zaman zaman deÄŸiÅŸmiÅŸ olduÄŸu artık herkesçe biliniyor. Hatta bunun somut bir örneÄŸine, bugün bizler tanıklık ediyoruz; 20. yüzyıl boyunca sera gazlarının atmosferdeki oranları sürekli arttı ve hâlâ da artıyor. Bunlardaki artış da atmosferin ısı tutma kapasitesini arttırıyor ve böylece küresel sıcaklığın yükselmesine yol açıyor. Bu gazlar arasında en etkilisi su buharı. Dünyadaki sera etkisinin % 75′inin su buharından kaynaklandığı düşünülüyor. Bu durum, ilginç ve tehlikeli olabilecek bir kısır döngü oluÅŸturuyor. Çünkü dünya ısındıkça okyanuslardan, deniz, göl ve ırmaklardan daha büyük miktarlarda su, buharlaşıp atmosfere karışır. Atmosferdeki daha çok su buharı da sera etkisinin artması yani dünyanın biraz daha ısınması demektir. Ne ki insanların su çevrimi üzerinde yapabilecekleri doÄŸrudan bir etki yok. Ama sera etkisini arttıran öteki gazların büyük bir bölümünü, insanlar üretiyor. Bunların başında da karbon dioksit geliyor.

On yedinci yüzyılın başlarında keşfedilen karbon dioksit, renksiz bir gaz. Atmosferde % 0,03 (on binde üç) oranında bulunuyor ve temel olarak, karbon içeren maddelerin (kömür, petrol, doğalgaz vb) yakılmasıyla, fermantasyonla, hayvan ve bitkilerin solumalarıyla üretiliyor.

Günümüzde bilim adamları, 1860′tan bu yana görülen yaklaşık 0,7°C’lik küresel ısınmanın % 60′lık bölümünden, karbon dioksitin sorumlu olduÄŸu kanısındalar. Çünkü atmosferdeki karbon dioksit miktarı son 200 000 yılın en üst düzeyinde. Bu kadar fazla karbon dioksitin atmosfere karışmasından da kuÅŸkusuz, otomobillerde, fabrikalarda, elektrik santrallarında vb. fosil yakıtları yakan insanlar sorumlu.

Gerçekte bu düşünce hiç de yeni deÄŸil. Daha 19. yüzyılın ortalarında, atmosferin bileÅŸimindeki küçük deÄŸiÅŸimlerin bile büyük iklimsel deÄŸiÅŸikliklere yol açabileceÄŸi tahmin ediliyordu. Bu konu üzerinde çalışan ve atmosferdeki karbon dioksitin dünya iklim sistemine olan etkisini ilk fark eden, Nobel Ödüllü İsveçli kimyacı Svante A. Arrhenius oldu. Arrhenius 19. yüzyılın sonlarında, karbon dioksit oranındaki deÄŸiÅŸimin, dünyanın yüzey sıcaklığını nasıl etkileyeceÄŸini hesapladı. Onun hesaplarına göre karbon dioksit oranı iki katına çıkarsa, yaklaşık 6°C’lik bir küresel ısınma olacaktı! Arrhenius’un bulduÄŸu deÄŸer, bugün iklimbilimcilerin öngörülerine oldukça yakın.
Bu konuya yönelik ilk pratik uygulamalar ancak 20. yüzyılın ortalarında gerçekleÅŸtirildi. Atmosferdeki karbon dioksit miktarının sistematik olarak gözlenmesine 1958′de baÅŸlandı. O yıllarda yapılan gözlemler, yaklaşık yüz yıllık bir dönemde atmosferdeki karbon dioksit miktarının % 25 oranında artmış olduÄŸunu ortaya koydu. Bilim adamları, bu artışın temel nedenini fosil yakıtların kullanılması ve ormanların yok edilmesi gibi insan etkinlikleri olduÄŸunu düşünüyor. Çünkü buz örnekleri üzerinde yapılan çalışmalar atmosferdeki karbon dioksit oranının binlerce yıldır deÄŸiÅŸmediÄŸini ortaya koyuyor; ta ki Endüstri Devrimi baÅŸlayana dek.

SERA GAZLARI

Dünyanın kabuÄŸu denince akla hemen, dünyanın iç kısmında sıvı durumundaki mantonun üzerinde bulunan ve kalınlığı yer yer 6 km ile 70 km arasında deÄŸiÅŸen katı bölüm, litosfer, gelir. Ne var ki bilim adamlarının “Dünyanın kabuÄŸu”ndan anladıkları daha farklıdır. Onlara göre kabuk, o katı bölüm, litosfer, ile birlikte hidrosferi (okyanuslar, denizler, göl ve ırmaklar), atmosferi ve buralarda yaÅŸayan canlıları (biyosfer) da kapsar. KabuÄŸu oluÅŸturan bu katı, sıvı ve gaz bölümler ve biyosfer birbirleriyle sürekli ve yoÄŸun bir etkileÅŸim içindedir. Bunlardan herhangi birindeki bir deÄŸiÅŸiklik ötekilerde de deÄŸiÅŸimlere yol açar. Karbon çevrimi, bu karşılıklı iliÅŸkiyi ortaya koyan güzel ve somut bir örnektir.
Yaşam, havadaki karbon dioksitin, canlı organizmalardaki karbon temelli organik bileşiklere dönüşmesi üzerine kuruludur. Dünyadaki karbonun büyük bölümü kayalardadır. Ancak bunlardaki karbonun çevrime katılması çok uzun sürer. Öte yandan atmosferle hidrosfer arasında çok daha hızlı bir karbon alışverişi vardır. Atmosferdeki karbon dioksit suda çözünerek karbonik asit oluşturur; sonra sırasıyla bikarbonat ve karbonat iyonlarına dönüşür. Suyun içinde yaşayan bitkiler fotosentez için suda çözünmüş olarak bulunan karbonatlardan ve karbon dioksitten yararlanırlar. Okyanuslar her yıl atmosferden yaklaşık 104 milyar ton karbon dioksit çeker ve 100 milyar ton kadar da karbon dioksit salar. Okyanusların karbon çevrimindeki etkisi bilinmekle birlikte bu çevrimde yer alırken hangi iç süreçlerin işlediği hâlâ açıklığa kavuşmuş değil.
Karadaki bitkiler de fotosentez sırasında atmosferdeki karbon dioksiti alır ve karbon temelli bileşiklere çevirirler. Bunların bir bölümü metabolizmalarında kullanılır; geri kalan bölümü de depolanır. Bitkilerin depoladığı karbon, bitki yiyen hayvanlara geçer. Kara bitkileri fotosentez yoluyla her yıl yaklaşık 100 milyar ton karbon dioksiti atmosferden çeker. Bitkiler, hayvanlar ve toprak her yıl soluma yoluyla 100 milyar ton karbon dioksit salar.

Karbon, ağaç dokularında da depolanır. Kayalardan sonra karalardaki en büyük karbon deposu ormanlardır. Yaşayan ormanlar yeryüzündeki; geçmiş dönemlerde yaşamış ormanlar da yer altındaki (kömür, petrol ve doğalgaz biçiminde) karbon depolarıdır. Dünyadaki doğal süreçlerin on milyonlarca yıldır depoladığı bu karbon stoklan, yirminci yüzyıl boyunca insanlar tarafından çok hızlı bir biçimde atmosfere (karbon dioksit olarak) geri verilmiştir; hâlâ da veriliyor. Öte yandan atmosferdeki karbon dioksit oranını düşürecek ormanlar da hızla yok ediliyor. Fosil yakıtların tüketimi ve ormansızlaştırma yüzünden her yıl atmosfere yaklaşık 7 milyar ton karbon dioksit salınıyor.
Åžu anda atmosferde 750 milyar ton dolayında karbon dioksit bulunuyor. Bitkilerin, hayvanların ve toprağın soluması, fosil yakıtların kullanılması, ormansızlaÅŸtırma ve okyanus-atmosfer etkileÅŸimi yüzünden her yıl yaklaşık 207 milyar ton karbon dioksit atmosfere salınıyor. Bu miktar her yıl artıyor. Öte yandan, kara bitkilerinin fotosentezi ve yine okyanus-atmosfer etkileÅŸimi nedeniyle de yaklaşık 204 milyar ton karbon dioksit her yıl atmosferden çekiliyor. Bu durumda yılda 3 milyar ton dolayında karbon dioksit atmosfere ekleniyor. Bu da aslında insanların fosil yakıt kullanımı sonucunda atmosfere salınan karbon dioksit miktarına eÅŸit. Ne var ki dünyadaki fosil yakıt rezervleri, atmosferdeki karbon dioksit düzeyini 5-10 katına çıkaracak denli fazla. Bilim adamlarının tahminlerine göre insanlar, yer altındaki bu karbon stoklarını yavaÅŸ yavaÅŸ atmosfere aktaracak. 2050 yılında atmosferdeki karbon dioksit oranının 1850′deki düzeyin iki katına, 2100′de de üç katına çıkması bekleniyor.

Su buharı ve karbon dioksitle birlikte, dünyanın ısınmasına yol açan bir baÅŸka gaz da metan. Havadan hafif olan metan, renksiz ve kokusuz bir gaz ve atmosferde, karbon dioksit miktarının iki yüzde birinden daha az bulunuyor. Ama metan moleküllerinin ısı tutma yeteneÄŸi, karbon dioksit moleküllerinin 20 katıdır. Atmosferde kalış süresi de 10 yıl kadardır. Bilim adamları yaÅŸadığımız küresel ısınmanın % 10-15′lik bölümünden atmosferdeki metanın sorumlu olduÄŸunu düşünüyorlar. Atmosferdeki metan miktarı tıpkı karbon dioksit miktarı gibi biyolojik süreçlerden etkileniyor. Ölen bitki ve hayvanların anaerobik çözünmesi sırasında topraktaki bakterilerce ortaya çıkartılıyor. Bu nedenle de nemli topraklarda, pirinç tarlalarında, bataklık bölgelerde ve çöplüklerde bolca bulunur. Ayrıca doÄŸal gazın % 50-90′ı metandır. Petrol, doÄŸal gaz ve maden çıkarma çalışmaları sırasında da atmosfere metan karışır. Günümüzde atmosferdeki metan oranı 18. yüzyıldakinin 2,5 katıdır. Yapılan araÅŸtırmalar metan miktarının her yıl % l oranında arttığını gösteriyor. Küresel ısınma organik madde çözünümünü hızlandırdığı için bilim adamları metan miktarındaki bu artışın daha da hızlanacağını tahmin ediyorlar.

KÜRESEL ISINMA

Dünya iklim sistemi çok karmaşık bir bulmaca gibidir. Atmosfer, okyanuslar, okyanus akıntı sistemi, kutup bölgeleri, ormanlar, çöller, buzullar, yanardaÄŸlar, insan etkinlikleri vb. birçok deÄŸiÅŸkeni vardır. Bunların iklim sistemi üzerindeki tek tek etkileri ve birbirleriyle karşılıklı etkileÅŸimleri hâlâ tam olarak anlaşılmış deÄŸil. Hatta bu yönde daha alınması gereken çok uzun bir yol olduÄŸu bile söylenebilir. Bu nedenle hava durumu tahminlerinde, kasırga rotalarının ve gelecekteki iklim desenlerinin öngörülmesinde iklimbilimcilerin en çok baÅŸvurdukları araç, bilgisayar ortamında oluÅŸturulan matematiksel modellerdir. Bu matematiksel modellere yönelik ilk çalışmayı, 1940′lı yılların sonunda dünyaca ünlü matematikçi John von Neumann’ın baÅŸkanlığındaki bir grup bilim adamı baÅŸlattı. Bu çalışmalar sayesinde hava durumu tahmini, kiÅŸilere baÄŸlı bir sanat olmaktan çıkıp bilimsel bir yapıya kavuÅŸtu. Küresel iklim sisteminin modellenmesine yönelik ilk çalışmalar da 1956′da baÅŸlatıldı. Gözlem tekniklerinin ve gözlem aygıtlarının geliÅŸimiyle birlikte atmosfer olayları ve dünya iklim sistemine iliÅŸkin toplanan bilgiler sürekli arttı. Bu bilgiler sayesinde matematiksel modeller de her geçen gün daha iyileÅŸti. Meteoroloji uydularının kullanılmaya baÅŸlaması, yüksek hızlı ve büyük bellekli bilgisayarların devreye girmesiyle atmosfere ve okyanuslara yönelik gözlemlerin niteliÄŸinde ve gelen verilerin deÄŸerlendirilmesinde de bir atılım yaÅŸandı.

Günümüzde, iklimbilimcilerin kullandığı birkaç küresel iklim modeli bulunuyor. Bunlar kimi zaman ayrıntılarda farklı sonuçlara ulaşsalar da genel öngörüleri aynı oluyor. Örneğin bu modellerin tümü, karbon dioksit oranındaki bir artışın dünyada yavaş yavaş bir ısınmaya yol açacağını söylüyor. Bu ısınmanın gidişi de küresel enerji kullanma hızına bağlı olacak. Yapılan
hesaplar, 1990′da 10 terawatt olan dünya güç tüketiminin, 2020′de 20 terawatt’a ve 2050′de de 30 terawatt’a çıkacağını gösteriyor. Bununla birlikte atmosferdeki karbon dioksit oranının da 2050′li yıllarda ikiye katlanacağı tahmin ediliyor. Bu artışın ne kadarlık bir ısınmaya yol açacağı konusundaysa, deÄŸiÅŸik iklim modelleri farklı sonuçlar veriyor. Bazı modeller, sıcaklık artışının 1°C ile sınırlı kalacağını söylerken bazıları da artışın 5°C’ye kadar çıkabileceÄŸini söylüyor. Bir baÅŸka deyiÅŸle küresel bir ısınmanın olacağından neredeyse herkes emin. Ama bu ısınmanın ne kadar olacağı, ne kadar süreceÄŸi ve en önemlisi dünyada ne gibi deÄŸiÅŸikliklere yol açacağı konusunda kimse net bir ÅŸeyler söyleyemiyor. Bir derecelik bir artışın bugünkü toplumsal yapıları ve düzeni pek etkilemeyeceÄŸi düşünülüyor. Ancak eÄŸer dünyanın sıcaklığı 5°C artarsa, bu durum yalnızca insanlık için deÄŸil tüm canlılar için çok büyük etkileri olacak. Bu noktada politikacılar devreye giriyor. İlki 1979′da düzenlenen Dünya İklim Konferansından bu yana, sıcaklık artışının insanlık için bir yıkım olabileceÄŸi düşüncesi yavaÅŸ yavaÅŸ politikacıların gündemine de girmeye baÅŸladı. Ne var ki ani ve büyük sıcaklık artışları ve insan saÄŸlığını tehdit eden ciddi geliÅŸmeler olmadığı için, bu düşüncenin politikada yerleÅŸmesi zaman aldı. Ama bugün gelinen noktada politikacılar da artık geleceÄŸe yönelik kimi önlemler almak istiyorlar. Çünkü günümüzde yalnızca bilim adamlarının ve çevreci örgütlerin deÄŸil kamu oyunun da ciddi bir baskısını üzerlerinde duyuyorlar. Ama politikacıların doÄŸru kararlar alabilmesi için “resmi” tam olarak görmeleri gerek. Bir baÅŸka deyiÅŸle küresel ısınmanın, dünyanın hangi bölgelerini nasıl etkileyeceÄŸini bilmek istiyorlar. Çünkü bu kararlar, toplumsal ve ekonomik yapılarda köklü deÄŸiÅŸimlere yol açacak ve belki de yüz milyonlarca insanın yaÅŸam biçimini deÄŸiÅŸtirecek.

GELECEĞİN SICAK DÜNYASI

Küresel ısınmaya karşı alınacak önlemlerin maliyeti yüzlerce milyar dolar olacağından, zamanı gelmeden ya da gereksiz bölgelere yönelik önlem almayı kimse istemiyor. Bunun için de politikacılar, bilim adamlarından olabildiğince doğru öngörüler bekliyorlar. Ne var ki bilim adamları, küresel ısınmanın sonuçlarını tahmin etmekte şu an için güçlük çekiyorlar. İklimbilimciler yaklaşık yüz elli yıl önce ortaya çıkan ve bugünlerde biraz hız kazandığı görülen bu sürecin nedenleri, süresi, olası sonuçları ve yapılması gerekenler konusunda bir görüş birliğine daha varabilmiş değiller. Isınmanın, gezegenin çehresini ve üzerindeki yaşamı köklü biçimde değiştireceğinin farkındalar. Ama onlar için bölgesel olarak öngörülerde bulunmak, şimdilik gerçekten çok zor. Yalnızca genel olarak ne tür değişiklikler olacağını söyleyebiliyorlar.

Bir kere ısınma, dünya yüzeyinde her bölgede aynı ölçüde olmayacak. Sıcaklık artışının, yüksek enlemlerde ve özellikle de kutup bölgelerinde daha ÅŸiddetli hissedilmesi bekleniyor. Bu bölgelerdeki sıcaklık artışının dünya ortalamasının iki katı kadar olacağını tahmin ediliyor. Yani dünyanın ortalama sıcaklığı 3,5°C artarsa, kutup bölgelerinde ortalama sıcaklık 7°C kadar artacak. DoÄŸal olarak bu durum Arktik Denizi’yle Antarktika’daki buzların ve daÄŸlardaki buzulların erimesini de beraberinde getirecek. Uzun erimde bu bölgeler belki yine bitki ve ormanlarla kaplanacak. Buzların erimesinin de çok önemli bir etkisi olacak; deniz düzeylerinin yükselmesi. Ancak bu yükselmenin ne kadar olacağı, sıcaklık artışına ve buzların erime miktarına baÄŸlı

Yapılan hesaplara göre 3-4°C’lik bir sıcaklık artışı, 2050 yılında denizlerin düzeyini en fazla 35 cm kadar yükseltecek. Bu yükselmede, buzların erimesinin yanı sıra sıcaklık artışı yüzünden okyanuslardaki suların ısıl genleÅŸmesinin de payı olacak. Deniz düzeyinin yükselmesi kıyı ÅŸeritlerinin deÄŸiÅŸmesine ve kıyı ülkelerinin toprak kaybetmesine yol açacak. ÖrneÄŸin 2100 yılına doÄŸru, deniz düzeyi 60 cm yükseldiÄŸinde, ABD’nin toprak kaybının 25.000 km’ye ulaÅŸacağı hesaplanıyor. Büyük bir bölümü alçak deltalardan oluÅŸan BangladeÅŸ’se topraklarının %10′unu yitirebilir. Bu durum daha ÅŸimdiden baÅŸta BangladeÅŸ, Maldiv Adaları, Mozambik, Pakistan ve Endonezya olmak üzere birçok ada halkını ve kıyı ülkeleri endiÅŸelendiriyor.

Deniz düzeyinin yükselmesi, kıyılardaki toprak kaybının yanında bir baÅŸka önemli sorun daha yaratacak: Kıyılara yakın temiz su kaynaklarının denizle birleÅŸmesi. Temiz su sorunu, 21. yüzyılda, sıcak dünyanın belki de en önemli sorunu olacak. Çünkü artan buharlaÅŸma yüzünden de göl ve ırmak sularında % 20′ye varan bir su kaybı olması bekleniyor.
Sıcaklığın artış oranı orta enlemlerde ve ekvatorda, kutuplardakinden daha farklı olacak. Örneğin ekvatorda bu artışın, dünya ortalamasının çok altında olacağı tahmin ediliyor. Bunun yanında sıcaklık artışı kışları, yazlara göre birkaç derece daha fazla olacak. Benzer bir durum, geceyle gündüz arasında da görülecek. Gece sıcaklarındaki artışın gündüzkülerden yaklaşık %10 daha fazla olacağı tahmin ediliyor. Bu durumda karalar, geceleri eskisi kadar soğumaya fırsat bulamayacak. Yazla kış, geceyle gündüz arasındaki sıcaklık farkının azalması, bütün dünyadaki rüzgâr desenlerini etkileyecek; belki de fırtınaların sıklığı, şiddeti ve rotaları değişecek.

Küresel ısınma, insan saÄŸlığı açısından yeni durumlar oluÅŸturacak. Temmuz 1995′te ABD’nin Åžikago kentinde aşırı sıcaklar yüzünden 465 kiÅŸi yaÅŸamını yitirmiÅŸti. Sıcaklık artışı nedeniyle bu tür olaylar yüzünden her yıl binlerce kiÅŸinin yaÅŸamını yitirmesi bekleniyor. Ayrıca böcek yumurtalarının ölmesini saÄŸlayan gece ve kış soÄŸuklarının hafiflemesi, önemli bir sorun olacak. Bunun basit ve somut örneÄŸi, sıtma taşıyan sivrisinekler. Bu sivrisinekler, 17°C’nin altında en fazla 1-2 gün yaÅŸayabilir. Bu durum, onları dünya nüfusunun % 58′nin yaÅŸadığı bölgeler den ÅŸimdilik uzak tutuyor. Ama 5°C’lik bir küresel ısınma, onların doÄŸal yaÅŸam alanını geniÅŸleterek, dünya nüfusunun % 60′ını o alanın içinde bırakacak. Bu düzeydeki bir küresel ısın manın, her yıl fazladan bir milyon kiÅŸinin sıtmadan ölmesine yol açacağı sanılıyor. Bunun yanında kimi bölgelerde ÅŸiddetli kuraklık dönemlerinin ardından gelecek aşırı yağışların virüs mutasyonlarını hızlandırabileceÄŸi tahmin ediliyor. Bu nedenle yalnızca sıtmaya deÄŸil, bugün kuzey enlemlerinde seyrek rastlanan kimi hastalıklara da daha sık rastlanacak. Ayrıca sıcaklıkla birlikte salgın hastalıklarında artması bekleniyor.

Küresel ısınmanın oluÅŸturacağı çok daha önemli bir baÅŸka etkinin de taşıyıcı bant üzerinde olmasından korkuluyor. Küresel ısınma yalnızca hava sıcaklıklarını deÄŸil, deniz suyu sıcaklıklarını da arttıracak kuÅŸkusuz. EÄŸer bu ısınma, taşıyıcı bantın alttan ve üstten giden akıntıları arasındaki sıcaklık farkını azaltırsa ve bu sırada okyanusların daha fazla yağış almasına yol açarak tuzluluk oranını düşürürse, bu dev akıntı sistemi durabilir. Okyanus tortulları ü/erinde yapılan araÅŸtırmalar, geçmiÅŸ dönemlerde taşıyıcı bantın birkaç kez durmuÅŸ olduÄŸunu ortaya koyuyor. EÄŸer böyle bir durum olursa Belfast’ın iklimi, yüzlerce kilometre kuzeydeki Spitsbergen’inki gibi olur. Bir baÅŸka deyiÅŸle küresel sıcaklık artışının, Kuzey Avrupa’daki sonuçlarından biri, ÅŸiddetli bir soÄŸuma olabilir!

Bu ilginç örnekten de anlaşılacağı gibi küresel ısınmanın etkisi, hava sıcaklıklarının dünyanın her yerinde artması biçimde olmayacak. Gerçekte bu ısınma, çok karmaşık bir yapısı olan dünya iklim sisteminde köklü değişimlere yol açacak; kimi bölgeler (kuzey yarı küredeki kıtaların iç bölgeleri gibi) çok ısınıp kuraklık çekerken kimi bölgeler ılıman bir iklimin, kimileri de aşırı yağışların ve taşkınların etkisinde kalacak. Yağış dönemleri, miktarları ve türleri değişecek. Artan sıcaklık, daha çok buharlaşmaya ve buna bağlı olarak da daha çok bulut oluşmasına yol açacak. Yani 21. yüzyılın ortalarında dünyamız daha sıcak, daha nemli ve bol yağışlı olacak.

Böyle bir dünyada tarım üretiminin nasıl olacağı çok karmaşık ama çok da önemli bir konu. Bilim adamları arasında yaygın kanı; sıcaklık ve yeni yağış düzeni nedeniyle, ekilebilecek alanların kuzeye doÄŸru bir miktar geniÅŸleyeceÄŸi. Yeni iklim desenleri, çiftçilerin bir bölümünü, ektikleri tarım bitkilerini deÄŸiÅŸtirmeye zorlayacak. Ama atmosferdeki karbon dioksit miktarındaki artışın, genel olarak dünya tarımını olumlu etkilemesi bekleniyor. Japonya’da yapılan bir araÅŸtırmada, karbon dioksitin iki katına çıkması durumunda pirinç üretiminin % 25 artacağı ortaya çıktı. Karbon dioksit bitkiler için besin demek. Atmosferdeki karbon dioksit oranının iki katına çıkması -öteki koÅŸulların aynı kalması durumunda-dünyada alınan tarım ürününü % 10 ile % 50 arasında artıracakmış gibi görünüyor. Öte yandan tarım bitkilerinde görülen hastalıklarda da sıcaklıkla birlikte bir artış bekleniyor. Bu yüzden kurak bölgelerdeki çiftçiler hem daha çok sulama yapacaklar hem de daha fazla tarım ilacı kullanacaklar. Bir baÅŸka deyiÅŸle bu bölgelerde tarımsal etkinliklerin maliyeti artacak.
Küresel ısınmanın bir baÅŸka önemli etkisi de iklim kuÅŸaklarının kayması olabilir. ÖrneÄŸin bilim adamları yaÄŸmur kuÅŸağının kuzeye doÄŸru geniÅŸlemesini bekliyorlar. Ancak bu geniÅŸleme çerçevesinde yağışlar her bölgede de artmayacak; belli bölgelerde yoÄŸunlaÅŸacak. Birçok iklim modeli Güney Avrupa’daki yaz yaÄŸmurlarının azalacağını öngörüyor. Amerika, Avrupa ve Asya’nın 55° Kuzey enleminin yukarısında (yılın büyük bir bölümünde sıcaklığın sıfır derecenin altında olduÄŸu bölgeler) kar yağışının artması bekleniyor. Daha güney bölgelerde kar yağışında bir azalmanın ve yaÄŸmurlarda da bir artışın olacağı, karın toprakta kalma süresinin azalacağı tahmin ediliyor. Åžiddetli yaÄŸmurların daha sık yaÄŸması ve daha çok su bırakması bekleniyor.

Son çalışmalar, ısınan bir dünyada iklimsel aşırılıkların da yaygınlaşacağını, yani kuraklık, orman ve çayır yangını, taşkın ve sıcaklık dalgası gibi olaylarda bir patlama yaşanacağını gösteriyor. Doğal olarak tüm bunlar, hayvan ve bitkilerin doğal yaşam alanlarında değişikliklere yol açacak. Birçok hayvan türünün beslenme düzeni sarsılacak, yaşam alanları daralacak ve büyük göçler yaşanabilecek. Yeni koşullara uyum sağlayamayan çok sayıda bitki, böcek ve kuş türü ortadan kalkacak.

ÖNLEMLER

Sera gazlarının üretimi bugün dursa bile, atmosferdekiler yüzünden sıcaklık artışının daha 20-30 yıl sürmesi bekleniyor. Ama zaten böyle bir olayın gerçekleşeceği yok. Tersine, her geçen gün ülkelerin atmosfere saldığı sera gazı miktarı artıyor. Bu alanda başta

Çin olmak üzere gelişmekte olan ülkeler yakın bir gelecekte gelişmiş ülkeleri geçecekler. Bu durumda da iklimbilimcilerin öngörülerinin gerçekleşeceğini düşünebiliriz. Peki dünya iklim düzenindeki değişikliklerin toplumlar üzerindeki etkisi nasıl olacak?

Bu soruya, ülkeleri tek tek ele alarak yanıt vermek olanaksız. Bilim adamları bu soru karşısında yine çok genel açıklamalar yapmakla yetiniyorlar. Öncelikle küresel ısınma dünyadaki tüm ülkeler için bir felaket olmayacak. Yeni durumun mutlu edeceği kimi ülkeler de olacak kuşkusuz. Günümüzde dünyanın genelinde olmasa bile birçok bölgesinde iklim koşulları çetindir. Daha ılıman kışlar ve daha bol yağış, bu bölgelerde yaşayanların yüzünü güldürecektir. Öte yandan kuraklığın ya da aşırı yağmurlar yüzünden taşkınların arttığı ülkeler üzülecektir. Sıcaklığın artacağı soğuk ülkelerde ısınma harcamaları düşecektir. Değişen fırtına ve kasırga rotaları nedeniyle kasırgalardan kurtulan ülkeler sevinirken aynı nedenle kasırgaların etki alanına giren ülkeler mutsuz olacaklar. Günümüzde birçok ülke su sıkıntısı çekiyor. Su sıkıntısı çekerken, genişleyen yağmur kuşağına giren ülkeler sevinecek ama yeni düzende giderek kuraklaşan bölgelerdeki ülkeler üzülecektir.

Bütün bunlara ek olarak küresel ısınmayı durdurmak için alınacak önlemler de kimi ülkeleri zor durumda bırakacak. Dünyada sera gazlarının şahmına bir sınırlama getirilmesi planlanıyor. Bu durum fosil yakıtlarla elektrik üretiminin yerini zamanla biraz daha pahalı olan alternatif enerji kaynaklarının almasına yol açacak. Enerji harcamalarının artması da gelişmekte olan ülkelerin gelişimini yavaşlatacak. Ayrıca yer altında büyük karbon rezervleri (kömür, petrol, doğal gaz vb.) bulunan ülkeler de artık o kaynaklarından eskisi gibi yararlanamayacak.
Dünya ikliminin önümüzdeki yüz yıllık dönemde yeniden dengeye kavuÅŸabilmesi için atmosferdeki karbon dioksitin, okyanusların ve ormanların emebileceÄŸi bir düzeye indirilmesi gerekiyor. Bu da yılda en fazla 1-2 milyar tonluk bir salımla saÄŸlanabilir; yani bugünkü miktarın yalnızca % 20’siyle!

Atmosferdeki sera gazlarının miktarının kontrol edilmesine yönelik uluslararası çalışmalar yaklaşık 15 yıldır sürdürülüyor. Bu amaçla düzenlenen ilk uluslararası konferans 1988′de yapıldı. Dünya Meteoroloji Örgütü ve BirleÅŸmiÅŸ Milletler’in ortaklaÅŸa düzenlediÄŸi ve kısaca IPCC diye anılan, küresel ısınma konulu konferansa, iki bin dolayında bilim adamı, uzman ve çevreci katıldı. Konferansın sonuçlarını deÄŸerlendiren 140 ülke, bir anlaÅŸma imzaladı. Bu anlaÅŸmaya göre taraf ülkeler, 2000 yılına gelindiÄŸinde sera gazı üretimlerini 1990 yılı düzeyine geri çekmiÅŸ olacaklardı. Ancak herhangi bir yaptırımı olmayan anlaÅŸmaya kimse uymadı.

Daha sonra 1992′de Rio de Janeiro’da ve 1995′te Berlin’de aynı amaçla birer toplantı daha yapıldı. Berlin’de, iklim deÄŸiÅŸiminin doÄŸal ekolojik sistemler, sosyo-ekonomik yapılar ve insan saÄŸlığı açısından olası etkileri deÄŸerlendirildi. Ama bu sırada katılımcı ülkelerin daha önceden alınan kararlar uyarınca sera gazı üretimlerini
Küresel ısınmanın durdurulabilmesi için tüm ülkelerin atmosfere saldıkları CO2 miktarında çok ciddi bir azalma olması gerekiyor. Ne var ki ne sanayileÅŸmiÅŸ ülkeler ne de geliÅŸmekte olanlar bu yönde her hangi bir önlem almıyorlar. Karbon dioksit düzeyi de azalmak şöyle dursun sürekli olarak yükseliyor; bu hızla giderse 21′00′de 1850′deki düzeyinin 3 katına çıkması bekleniyor.

azaltmaları şöyle dursun, neredeyse tüm ülkelerdeki üretimin % 5 ile % 40 arasında artmış olduÄŸu görüldü. Tabii ki bu sırada küresel sıcaklık, artışını sürdürüyordu. Bu nedenle Aralık 1997′de Japonya’nın Kyoto kentinde büyük bir konferans daha düzenlenmesi kararlaÅŸtırıldı.

Kyoto’daki konferansa 160 ülkeden on bin dolayında bilim adamı, uzman, çevreci ve hükümet yetkilisi katıldı. Konferansta iklim deÄŸiÅŸiminin çevresel ve ekonomik sonuçları ve bunlara yönelik politikalar görüşüldü; enerjinin daha verimli kullanılması, yeni ve temiz, enerji kaynaklarının araÅŸtırılması, ormanların korunması ve yeni orman alanlarının oluÅŸturulması kararlaÅŸtırıldı. Ama konferansın en önemli olayı Kyoto Protokolü diye anılan bir anlaÅŸmanın imzalanmasıydı. Buna göre geliÅŸmiÅŸ ülkeler, baÅŸta karbon dioksit ve metan olmak üzere altı sera gazı üretimlerini 2012 yılına deÄŸin 1990 düzeylerinin en az % 5 altına çekecekler. Tek başına dünya sera gazı üretiminin neredeyse dörtte birini yapan ABD için bu oran % 8; Japonya için de % 6.

Öte yandan gelişmekte olan ülkeler herhangi bir kısıtlamaya gitmiyorlar. Çünkü onlara göre küresel ısınma sorunu, günümüzün gelişmiş ülkelerinin yol açtığı bir sorun. Bu saptamalarında haklılar. Ne ki yakın bir gelecekte durum biraz değişecek.

Kyoto’da çok yerinde kararlar alındı ama bakalım taraf ülkeler bu kararlara uyacaklar mı? AnlaÅŸmanın yürürlüğe girebilmesi için en az 55 ülke parlamentosunca onaylanması gerekiyor. Mayıs 2000 tarihine deÄŸin yalnızca 22 ülke bunu baÅŸarabildi. Yani protokol yürürlüğe daha giremedi. Aslında durum, görüldüğü gibi gelecek için çok da
umut vaat etmiyor. Tahminlere göre, 2015′te insan etkinlikleri yüzünden atmosfere karışan karbon dioksit miktarı 1990′daki miktarın % 50 fazlası olacak; 2100 yılındaysa üç katına çıkacak.

Bugün geliÅŸmekte olan ülkelerdeki kimi fabrika kentleri, 1950′li yıllardaki Pittsburgh’u ya da Essen’i anımsatıyor. Karbon dioksit salımı en hızlı artan ülke Güney Kore. Brezilya, Çin ve Hindistan da bu alanda onunla yarışıyorlar. 1990′da atmosfere bırakılan yaklaşık 6 milyar ton karbon dioksitin % 36’sı geliÅŸmekte olan ülkelerin bacalarından çıktı. Aynı ülkeler 2015 yılında salınan 8,5 milyar tonluk karbon dioksitin %52’sinden sorumlu olacaklar.

Sera gazlarını salanlar geliÅŸmiÅŸ ya da geliÅŸmekte olan ülkeler olsun hiç fark etmiyor. Sonuç olarak atmosferimizdeki ısı tutan gazların miktarı her geçen gün artıyor. Bu da aslında soÄŸuması beklenen dünyamızın ısınmasına yol açıyor. Küresel ısınmanın ciddi sonuçları kendini daha göstermedi. Öyle görünüyor ki Sovyetler BirliÄŸi’nin eski lideri Gorbaçov’un sözleri galiba gerçek olacak; “Önümüzdeki yüzyılda çevre koÅŸulları dünya çapında yıkımlara yol açtıkça, askeri deÄŸil ama ekolojik güvenlik tüm ulusların en çok önem verdiÄŸi konu olacak”.

KAYNAKLAR:
BİLİM VE TEKNİK DERGİSİ
SAYI 392
SAYFA:36-37-38-39-40-41-42-43-44-45-46

SAYI 406
SAYFA:66-67-68-69-70-71-72-73

Popularity: 37%

This post was written by:

Küresel ısınma - who has written 221 posts on Küresel ısınma.


Contact the author

Leave a Reply

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word

Sponsor